Tıp Hukuku, sağlık hukukunun bir alt dalı olarak, tıbbın uygulanmasından kaynaklanan sağlık personelinin hak ve yükümlülükleri, yasal sorumluluğu, hasta hakları, ilaç hukuku, medikal hukuk gibi konuları ele alan hukuk dalıdır. Tıp hukuku, kısaca tıbbi müdahalenin hukuku olarak da nitelendirilebilir ve bu bakımdan tıbbi müdahaleyi hekimin veya diğer sağlık çalışanlarının yapması arasında bir ayrım yapılmaz. Bu hukuk dalının temel özelliği, disiplinler arası bir hukuk dalı olması ve anayasa hukuku, ceza hukuku, idare hukuku ve medeni hukuku ilgilendiren yönlerin bulunmasıdır.
Esasen mevzuatımızda tıp hukukuna ilişkin birçok hüküm bulunmakla beraber, bu konuya ilişkin bütüncül bir düzenleme de yoktur. Özel ve kapsayıcı bir düzenlemenin bulunmaması dolayısıyla, tıp hukuku kapsamındaki birçok konu genel hükümlere göre değerlendirilmektedir. Bugün birçok değişik kanunda, tüzükte, yönetmelikte tıp hukukuna ilişkin birçok konunun düzenlendiğini ve hatta zaman zaman birbirine zıt hükümlerin bulunduğunu söylemek mümkündür. Çoğu eski olan bu mevzuattan önemli olanlar şöylece sıralanabilir;
Tüzükler;
Yönetmelikler;
Ayrıca Türk Tabipleri Birliği tarafından çıkarılan 01.02.1999 tarihli “Hekimlik Meslek Etiği Kuralları” da tıp hukukunun önemli yazılı kaynaklarından birini oluşturmaktadır. Keza Sağlık Bakanlığı tarafından çıkarılan genelge, yönerge ve tebliğlerin de kaynak niteliğinde olduğuna şüphe yoktur.
Hekimin temel ödevi, mesleğini etik ve hukuksal kurallara göre icra etmektir. Esasen hekimlerin gerek vekalet gerekse hekimlik mesleğinin icrasından kaynaklanan birçok yükümlülüğü bulunmaktadır. Hekimlerin ana yükümlülükleri;
Hekimle hasta arasındaki ilişkinin hedefi, hastanın bozulan sağlık durumunu iyileştirmek veya mevcut sağlığını koruyup geliştirmektir. Hekimin tek başına çaba sarf etmesi ve sorumluluklarının gereğini yerine getirmesiyle bu hedefe ulaşılamaz. Hastanın da aynı amaç doğrultusunda çaba sarf etmesi, sorumluluk üstlenmesi ve yükümlülüklerini yerine getirmesi gereklidir.
Bu yükümlülüklerin ihlali, tek başına hastanın sorumluluğunu doğurmaz. Ancak hastanın tıbbi uygulama hatası iddiasında bulunması halinde, kendisinin de yükümlülüklerini yerine getirmiş olması, tazminat davasının reddine veya tazminat miktarının düşürülmesine neden olabilir. Nitekim Borçlar Kanunun 52. maddesine göre, zarar gören, zararı doğuran fiile razı olmuş veya zararın doğmasında y ada artmasında etkili olmuş yahut tazminat yükümlüsünün durumunu ağırlaştırmış ise hâkim, tazminatı indirebilir veya tamamen kaldırabilir. Yükümlülüğün ihlali, sağlık çalışanının zarar görmesine neden olmuşsa, bu takdirde de hastanın tazminat yükümlülüğü söz konusu olabilir. Bu bağlamda hastanın yükümlülükleri;
Tıbbi müdahaleler izin verilen risk kapsamında değerlendirilmektedir. Tıbbi müdahalelerde her an için zararlı bir neticenin meydana gelmesi durumu söz konusu olabilmektedir. Gerekli özen ve dikkat gösterilse bile meydana gelen olumsuz neticeler tıbbi müdahalelerin normal sapmaları, riskleri olarak değerlendirilmektedir.
Tıbbın birçok belirsizliklere sahip olması ve insan psikolojisi ve fizyolojisinin bireyden bireye değişkenliği; aynı rahatsızlığın birçok hastalıkta görülebilir olması, her hastalığın değişik kişilerde değişik biçimlerde gelişebilmesi, tıbbi müdahalelerin karmaşık bir yapıya sahip olan insan üzerinde yapılması, cerrahi müdahalelerin hemen hepsinde bir riskin bulunması gibi nedenler tıbbi müdahalelerin izin verilen risk kavramı içinde mütalaa edilmesinin nedenlerindendir.
Hekim komplikasyonlardan sorumlu değilse de, komplikasyonlar ve komplikasyonlar sonrası yaşanan süreç hakkında hastayı aydınlatmış olmalıdır. Ayrıca komplikasyon yönetiminde de herhangi bir kusur bulunmamalıdır.
Taksirli eylemlerde hekimin kusurunun bulunması demek, hekimin sübjektif olarak, yani kendi kişisel yetenekleri ve bireysel bilgisine göre, gerekli özeni gösterebilecek durumda olmasına rağmen, bunu göstermemesi demektir. Taksirden dolayı sorumluluğun ikinci şartı, neticenin sübjektif olarak öngörülebilir olmasıdır. Bunun için hekimin objektif olarak olayların normal gelişimine ve sübjektif olarak da kendi kişisel tecrübesine, kendi kişisel yeteneklerine, bireysel bilgisine ve eğitiminin derecesine ve sosyal konumuna göre hastanın sağlığında bir zarar meydana gelmesini önceden görebilecek durumda olması gerekir. Dolayısıyla hekimin kusuru noktasında kullanılan kriter sübjektiftir.
Görüldüğü üzere, objektif ve sübjektif olmak üzere ikili bir değerlendirme yapılmakta ve bu değerlendirme ex-ante, yani hekime ve hekimin tıbbi müdahale anındaki durumuna göre yapılmaktadır. Hekimin tıbbi müdahale anındaki durumundan anlaşılması gereken; hekimin kusurlu olup olmadığı, meydana gelen sonuçlara göre değerlendirilmemektedir. Değerlendirme, tıbbi müdahale öncesi şartların incelenmesi suretiyle yapılmaktadır. Hekime yüklenebilecek bir kusur yoksa müdahale başarısızlıkla sonuçlansa bile hekim sorumlu kabul edilmemektedir. Ayrıca belirtilmelidir ki, hekimin hukuksal sorumluluğu bakımından ölçü olarak tecrübeli bir uzman hekimin standardı esas alınmaktadır. Hekimden özenin beklenemeyeceği hallerde de kusurdan bahsetmek mümkün olmayacaktır.
Hekimin özen yükümlülüğü ihlali, genelde tipik olarak üç alanda yoğunlaşmaktadır. Bunlar; hastanın bizzat tedavisi alanında yani teşhis, endikasyon, tıbbi tedbirin seçimi uygulanması ve tedavi sonrası, ameliyat sonrası bakım alanında. İkinci olarak, hastanın aydınlatılması ile ön muayene ve son olarak da hastane, klinik organizasyonu alanında (personelin niteliği, yeterli personel bulundurulması, aletlerin kurallara uygun bulunması, hekimlerin birbirleriyle ve yardımcı personelle iş birliği gibi). Bu üç alandaki kusurları, uygulama kusuru (tedavi kusuru), aydınlatma kusuru ve organizasyon kusuru olarak isimlendirmek mümkündür. Bunların tümüne “malpraktis” adı verilmektedir.
Türk Tabipleri Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kurallarının 13. maddesinde tıbbı hata (malpraktis) tanımlanmaktadır. “Bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeni ile bir hastanın zarar görmesi, hekimliğin kötü uygulanması, anlamına gelir.” denmekte, Dünya Tabipleri Birliği’nin 44. Genel Kurulu’nda kabul edilen sonuç bildirgesine göre, tıbbi kötü uygulama; “Tıbbi kötü uygulama, hekimin tedavi sırasında standart uygulamayı yapmaması, beceri eksikliği veya hastaya tedavi uygulamaması ile oluşan zarardır. Tıbbi uygulama sırasında öngörülemeyen bilgi ya da beceri noksanlığı sonucu oluşan ise istenmeyen neticedir ve bundan hekimin sorumluluğu yoktur.” şeklindedir. Benzer bir tanım da Tıbbi Hizmetlerin Kötü Uygulanmasından Doğan Sorumluluk Tasarısı’nda yapılmıştır; “Sağlık personelinin kasıt, kusur ve ihmali ile standart uygulamayı yapmaması, bilgi ve beceri eksikliği ile yanlış ya da eksik teşhiste bulunması ya da hastaya tedavi vermemesi ile oluşan ve zarar meydana getiren fiil ve durumlar.” şeklindedir.
Hekimin sorumluluğu ancak kusurlu uygulama hatasından dolayıdır. Buna karşılık komplikasyon dolayısıyla hekim sorumlu tutulamaz. Tıbbın kurallarına ve gereklerine uygun davranmakla birlikte sonuç değişmemişse, bundan dolayı doktor sorumlu olmaz. Tıbbi müdahaleler izin verilen risk olarak değerlendirilmektedir. İster sözleşmeden ister haksız fiilden kaynaklansın özel hukuk sorumluluğu ile ceza hukuku sorumluluğu bakımından “kusur prensibi” esastır. Aynı şekilde Yargıtay’ın da “vekil, iş görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden değil de bu sonuca ulaşmak için yaptığı uğraşların özenle görülmemesinden sorumludur” şeklindeki kararı tıp hukukunun esaslarına uygundur.
Malpraktis örnekleri;
Hemşirelerin hatalı tıbbi uygulama nedeniyle dava edilme oranının son yıllarda arttığı tahmin edilmektedir. Hemşirelerin en fazla yaptıkları hatalar ilaç hatalarıdır. En sık karşılaşılan ilaç uygulama hatalarının ilacın yanlış zamanda uygulanması ve istem edilmeyen ilacın uygulanması olduğu tespit edilmiştir. Hemşirelerin hatalı tıbbi uygulama nedeniyle dava konusu olmasına neden olan alanlar;
Bu kapsamda hemşireler tarafından en çok yapılan hatalar olarak şunlar gösterilmektedir:
İnsan Hakları Avrupa Mahkemesine göre bir devlet tıbbi uygulama hataları nedeniyle ilgililerin ceza ve tazminat sorumluluğuna yönelik hükümleri oluşturmak zorundadır. Hatalı tıbbi müdahale nedeniyle hekimin cezai ve idari sorumluluğunun yanı sıra, tazminat sorumluluğu da söz konusu olabilir. Tazminat kural olarak hastaya ödenir. Ancak hastanın ölümü halinde hastanın geride kalan yakınları da tazminat talep edebilir.
Sağlık personelinin hatalı tıbbi uygulama nedeniyle sorumluluğu esas itibarıyla sözleşmeye veya haksız fiile dayanır. Kural olarak sorumluluk sözleşme sorumluluğudur. Bununla beraber, bir sözleşmenin olmadığı hallerde, haksız fiil sorumluluğu söz konusu olacaktır. Sözleşmenin varlığı halinde de sağlık personelinin eylemi aynı zamanda bir suç oluşturuyorsa, haksız fiil sorumluluğu olabilir. Sözleşme ve haksız fiil hükümleri dışında, vekaletsiz iş görme kuralları da uygulama alanı bulabilir.
Bir sözleşme ilişkisinin varlığı durumunda, hukuka aykırılık, sözleşmenin ihlali şeklinde kendisini gösterir. Buna karşı haksız fiil ilişkisindeki hukuka aykırılık “başkalarının gerek malvarlığı gerekse şahıs varlığı değerlerine zarar vermeyi yasaklayan bir hukuk normunun ihlalini ifade eder”. Bir hukuka uygunluk sebebinin bulunması halinde tazminat istenemez. Haksız fiillerde hukuka uygunluk sebepleri Borçlar Kanunu’nda düzenlenmiştir. Zarar görenin rızası, daha üstün nitelikte özel veya kamusal yarar, zarar verenin davranışının haklı savunma niteliği taşıması, yetkili kamu makamlarının müdahalesinin zamanında sağlanamayacak olması durumunda kişinin hakkını kendi gücüyle koruması veya zorunluluk hallerinde de fiil, hukuka aykırı sayılmaz.
Bunların dışında özellikle karşılaştırmalı hukukta, acil hallerde herhangi bir maddi menfaat beklenmeksizin müdahale yapan kişinin (Good Samaritans) meydana gelen zararlardan sorumlu tutulmayacağına ilişkin görüşler veya hükümler bulunduğu görülmektedir.
Hekimin sözleşme nedeniyle sorumluluğuna gidilebilmesi için sözleşmenin ihlalinin yanı sıra kusurlu da olması gerekir. Aynı şekilde, haksız fiil sorumluluğu için de kusur aranır. Kusur, kast veya ihmal şeklinde olacaktır.
Kast, uygulamada fazla rastlanılmayan bir durum olmakla beraber, özellikle endikasyon bulunmayan hallerde, ücret alabilmek amacıyla hareket ediliyorsa, hekimin sorumluluğu kasttan dolayı olacaktır. İhmal ise, özen eksikliği anlamına gelmektedir. İhmalin belirlenmesinde, somut olayın şartları ile ortalama bir hekimin göstermesi gereken özen esas alınır. İhmalin değerlendirilmesinde ayrıca tıbbi müdahalenin zorluğu ve tehlikesi de gözetilir. İhmalin tespitinde, hekimin kişisel mazeretleri göz önünde tutulmaz. İhmal yoğunluğuna göre ağır ve hafif olmak üzere ikiye ayrılır ve bu husus tazminat miktarında etkili olur.
Sözleşme ihlaline veya haksız fiile rağmen bir zarar meydana gelmemişse, artık hekimin sorumluluğuna da gidilemez. Zarar, maddi veya manevi zarar şeklinde gerçekleşebilir. Haksız fiil halinde, doğrudan zararlar tazmin edilirken, yansıma zararlar tazmin edilmez. Dolaylı zararlar ise tazmin edilebilir. Yansıma zararların tazmin edilmemesi kuralının iki istisnası vardır; destekten yoksun kalma tazminatı ile manevi tazminat.
Sözleşmenin ihlali veya haksız fiil ile meydana gelen zarar arasında bir neden-sonuç ilişkisinin kurulabilmesi gerekir. Hekimin sadece özen yükümlülüğünü ihlal etmesi sorumlu tutulması için yeterli değildir. Bu yükümlülük ihlalinin hastanın yararlanmasına veya ölümüne yol açmış olması gerekir. Başka anlatımla, hekimin özen yükümlülüğüne aykırı icrai veya ihmali hareketi ile meydana gelen netice arasında bir nedensellik ilişkisi bulunmalıdır. Eser sözleşmelerinde nedensellik bağı daha geniş yorumlanmaktadır. Hekimin garanti ettiği sonuç elde edilememişse, nedensellik bağı vardır.
Hastanın hatalı tıbbi müdahale nedeniyle uğradığı zararların başında maddi zararlar gelir. Bu zararların karşılanması amacıyla ödenen tazminata da maddi tazminat adı verilir. Maddi tazminata hastanın hatalı tıbbi müdahale nedeniyle yapmak zorunda kaldığı harcamalara karşılık olarak hükmedilir. Tedavi masrafları, ilaç masrafları, ameliyatın masrafı, yeni ameliyatın masrafı, rehabilitasyon masrafları, çalışamamadan kaynaklanan zararlar, kazanç kaybı, hastanın erken taburcu edilmesi ve teşhiste gecikilmesi sonucu fazladan yapılan masraflar, tıbbi müdahale sebebiyle işyeri kapatılmışsa bundan kaynaklanan zararlar, yapılan tetkiklerin ücretleri, yol ve/ veya taksi masrafları gibi giderler maddi tazminatın konusunu oluşturmaktadır.
Hastanın ölümü halinde, destekten yoksun kalma tazminatı talep edilebilir. Ölenin yardımından yoksun kalanların zararının karşılanması gerekir. Destek kavramı, gerçekleşmiş veya gerçekleşmesi umulan bir bakım ilişkisini gösterir. Eylemli ve düzenli olarak bir kimsenin geçiminin bir bölümü veya tümünü sağlayacak biçimde ona yardım eden veya olayların olağan akışına göre ölüm meydana gelmeseydi az çok yakın bir gelecekte de bu yardımı sağlayacak olan kişi destek sayılır. Hasta uğradığı bedeni zararlar için de tazminat talep edebilir. Bedeni zararlar kalıcı veya geçici olabilir. Kalıcı bir sakatlık halinde “güç kaybı tazminatı” talep edilebilir. Gerek sözleşmeden ve gerekse haksız fiilden kaynaklanan sorumlulukta, zararın miktarını ispat yükü BK 50/1 gereğince hastaya aittir.
Hatalı tıbbi müdahale nedeniyle meydana gelen manevi zararları karşılamaya yönelik olarak hâkimin hükmedeceği tazminata “manevi tazminat” denmekte, kanun 56. maddesinde cismani zarar karşılığında manevi tazminat ödeneceği belirtilmektedir.
Manevi zarar, kişinin kişilik değerlerinde, manevi değerlerinde meydana gelen eksilmedir. Bu tür zarar, kişilerin ruhsal durumunda olumsuz etkiye neden olur. Maddi zarardan farklı olarak manevi zararın belirlenmesi oldukça güçtür. Bu nedenle hâkim, manevi tazminatı somut olayda beliren özel hal ve şartları hak ve nesafete, adalete uygun takdir etmekle yükümlüdür.